Reuters Haber Ajansı yaptığı Türkiye analizinde bizim haftalardır söylediğimiz şeyleri “yeni fark etmiş gibi” anlatmış. “Halk bu olayları yakından takip ederken artık kime inanacağını bilemez durumda” diyor. Ergenekon denilen soruşturmada hükümet muhaliflerinin tutuklanması ve kapsamının giderek genişletilmesiyle bu soruşturmaya desteğin azaldığını, bazı askerlerin intihar etmesinin olayın gizemini daha da attırdığını, yatırımcıların ise ‘ordunun üst düzey kadrosunun da Ergenekon soruşturmasında hedef alınması durumunda’ ordunun vereceği tepkiden korktuğunu bildiriyor.
Bazı askerlerin arka arkaya intihar etmesi, hem de örneğin Yarbay Ali Tatar’ın tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra 2’nci kez tutuklama kararıyla bunalıma girip “Onurumla oynanıyor, benim bu kadar değer verdiğim komutanıma suikast düzenleyeceğim nasıl iddia edilebilir” diyerek intihar etmesi elbette çok önemli… Ellerinde kesin delil olsa serbest bırakmayacakları askerleri defalarca üstüne giderek bunalıma sürüklemeleri “hesabı kesinlikle verilecek” kadar önemli.
Cumhuriyet başsavcılarını, Yargıtay’ı yasa dışı şekilde dinletmeleri, TİB’in “Yargıtay’ı dinlemedik” demesine rağmen bunun yalan olduğunun ortaya çıkması, yargıdan orduya, medyadan üniversitelere; bilim adamlarına kadar her kurumu darbeci, çeteci ilân etmeleri çok önemli.
Ama Reuters merak etmesin, ordunun üst düzey kadrosuna generallerine, ordu komutanlarına kadar el atılmış olmasına rağmen TSK bu kez bütün kışkırtmalara rağmen demokrasiye, hukuka saygılı davranışı sürdürme kararında görünüyor. Ve yaratılan cinnet ortamında takdire şayan şekilde sükûnetini koruyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç (ki ben kendisinin “yardımcılıkla yetinmeyip” Başbakanlığa oynadığını düşünüyorum) hayrettir; bir hukukçu olmasına rağmen “kendisiyle ilgili suikast iddiası ortaya atıldığında” olayı hukukçu gibi, Başbakan Yardımcısı gibi araştırıp, Genelkurmay Başkanlığı’ndan, yargıdan gerekli bilgilere ulaşmak dururken böylesine önemli, kendisini birebir ilgilendiren bir olayla önce ilgilenmemiş bile… Ankara Emniyet Müdürü bilgi vermek istemiş; “Pazartesi bilgi verirsiniz” demiş. Neden acaba, merak etmeyelim mi? Kendisi de mi inanmamış, yoksa çok mu cesur?
Ve şimdi, yine yargı olayın nasılını, nedenini açıklayıp karar vermeden; “Sonuçta bu olay nedir? Suikast mi, istihbarat çalışması mı” diyor, Genelkurmay’ı suçluyor, devamında iki subayın “suç işlediğini” de ima ediyor ama sonra aynen Hüseyin Çelik gibi “yargıya müdahale etmemek lazım” diyor. Yani millet aptal ve ne yapılmaya çalışıldığını görmeyecek, bir tek onlar akıllı vaziyeti…
Bir yanda “soruşturmayı yönlendiriyor, yargıyı etkiliyor” diye başkalarına dava açılacak, diğer yanda kendileri istedikleri gibi konuşacak.
MAĞDURLUK AÇILIMI
Muhalefete eleştirisi de enteresan; “Bir defa geçmiş olsun demeden yorumlar yapmalarından utandım” diyor ve CHP milletvekillerine hakaretler yağdırıyor. Doğrusu hükümet adına içler acısı konuşmalar bunlar… Ayrıca muhalefet neden “geçmiş olsun” diyecekmiş, kendisine suikast girişimi olduğuna karar mı verildi, bir hukukçu bunu da söyler mi?
Aslına bakarsanız şimdi ortada şöyle bir tablo var, daha doğrusu olaylar bunu düşündürüyor: “Kürt açılımı” diye başladıkları proje öyle yanlış yönetildi, öyle sarpa sardı ki PKK resmen “İç savaş çıkaracağım” tehdidine başladı. Eski DTP’liler “Meclis’te kalmamızı Öcalan istedi” diye PKK ve Öcalan’a bağlılıklarını resmen ilân ettikten sonra yeni BDP’yi de bir PKK’lı açtı. Yani o cenahta bir “kıyamet” durumu mevcut.
İçinden çıkmak veya en azından mazur görünebilmek için de esaslı bir mağduriyete ihtiyaç var. Bugüne kadar tek bir kesinleşmiş hükmün bulunmadığı Ergenekon olayında mesele “suikast”a gelirse mağduriyet kesinleşir. Diğer tarafta BDP de mağdur rolünü devam ettiriyor, bütün o “PKK-Öcalan istedi”, PKK’lının parti açması, belediye başkan adaylarını PKK’nın seçmesi olayları unutulmuş gibi Osman Baydemir galiz küfürlerin yer aldığı bir açıklama yapıyor. O konuşurken de PKK ve Öcalan lehine sloganlar atılıyor. Kısacası; herkes mağduru oynuyor, birilerine çatıyor ama “gerçek suçluları” halkın anlayacağını kimse düşünmüyor. Türkiye’yi bu olayların içinden ancak (suçluların da cezasını bulmasını sağlayarak) halkın sağduyusu ve ordunun her şart altında demokrasiye bağlı kalması çıkarır. Ben buna inanıyorum.
***
Bir efsanenin kaybı!
Çarşamba akşamüstü, tam Cüneyt Gökçer’in ağırlaştığı saatlerde beni telefonla arayan Ayten Gökçer’le ondan söz ediyorduk. Daha iki gün önceki yazımda ayın 26’sında Ankara’da sahnelenecek IV. Murat Operası’nı anlatırken onların üstün başarısından da söz etmiştim.
Birkaç günlüğüne kızını ve torunlarını görmek için İstanbul’a gelen Ayten Hanım: “Cüneyt’in ateşi çıkmış, dönmek üzere bilet arıyorum” dediğinde Türk tiyatrosunun bu gerçek efsanesini, onlarca yıl önce Broadway’de sergilenen en büyük prodüksiyonları Türkiye’ye taşıyıp olağanüstü başarıyla yöneten ve oynayan bu unutulmaz sanatçıyı kaybetmek üzere olduğumuzu hissetmiştim.
Ankara’da daha çocukluk yıllarımda ailemin de tiyatroya özel ilgisiyle bir tiyatro aşığı olarak yetiştiğim günler Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen tüm eserleri bir değil, birkaç kez üst üste izleyerek geçmiştir. Bu eserler arasında Cüneyt ve Ayten Gökçer’in birlikte veya ayrı ayrı rol aldıkları oyunların ayrı bir yeri vardır. Bunlardan My Fair Lady, Damdaki Kemancı, Hamlet, Kral Lear gibi oyunları Covent Garden’da veya Broadway’de yıllar sonra izlediğimde (ki Damdaki Kemancı ve My Fair Lady’i birkaç yıl önce Londra’da tekrar gördüm) yıllar öncesinin kısıtlı imkânları ve teknolojisiyle bugünün oyunlarını aratmayacak nasıl muhteşem bir performansla sahnelenmiş olduklarını düşünmüş ve bir kez daha takdir etmiş, gurur duymuştum.
Böyle büyük bir sanatçının aynı zamanda dostları arasında olmak, onu yakından tanıyıp sohbet etme fırsatı bulmak benim için şanstı. İstanbul’a geldiği zamanlarda (ki çok nadir geliyordu) hep birlikte buluşup yemek yediğimiz, bol bol güldüğümüz, sanat konuştuğumuz akşamlar oldu.
Cüneyt ve Ayten Gökçer’le, Deniz ve Mehmet Adanalı’nın da bulunduğu bu fotoğraf birkaç yıl önce bir balık restoranında çekilmişti.
Benim için en büyük üzüntü onun hazırlayıp yönettiği ve rol aldığı (bu Ayten Gökçer için de geçerlidir ve onlara defalarca üzüntümü söylemişimdir) eserlerin bant kayıtlarının bulunmaması ve yeni kuşakların da izleyip bu büyük başarılarla gurur duyacak fırsatı bulamamasıdır.
Değerli sanatçımıza Allah’tan rahmet, eşi Ayten Gökçer’e ve tüm ailesine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın, şarkılarını cennette meleklerle söylesin.