ABDULLAH GÜL: Hakim karşısında devlet sırrı söz konusu olamaz!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Seferberlik Bölge Başkanlığındaki aramanın yasaların gereği olduğunu belirterek, “Herhangi bir zorlama değil. Hakim karşısında devlet sırrı söz konusu değildir. Bunu kurumlar arası çatışma olarak yansıtırsak, yanlış olur” dedi. Cumhurbaşkanı Gül, CNN Türk’te katıldığı programda, gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Son zamanlarda yaşanan gelişmelerle ilgili olarak, “kurumlar arasında çatışma olduğu” görüşlerine katılmadığını ifade eden Gül, “Bunu samimi olarak söylüyorum. Bazen üstünü kaparsınız ve inandırmakABDULLAH GÜL: Hakim karşısında devlet sırrı söz konusu olamaz! için bu yönde konuşursunuz. Öyle söylemiyorum” dedi. Çeşitli uygulamalar ve yetki yorumlarındaki farklılıklardan dolayı ortaya çıkan bazı problemler olabileceğini ifade eden Gül, bunları ‘kurumlar arası çatışma’ olarak tanımlamanın doğru olmayacağını söyledi. Anayasa’da 1980 yılından bu yana değişiklikler yapılarak Türkiye’nin standartlarının sürekli yükseltildiğini anlatan Gül, bu süreçte “adaptasyon sıkıntısı çekildiğini” dile getirdi. Gül, Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığındaki aramanın da “kurumlar arası çatışmanın bir göstergesi olmadığını” ifade ederek, şunları söyledi:

KURUMLARI KORUMALIYIZ
“Yasaların emrettiği neyse, o oluyor. Şüpheli bir davranış söz konusu olmuş, savcılar bununla ilgilenmişler. Bağımsız yargı çerçevesinde soruşturma devam ediyor. Birkaç sene önceki yasal yapımız askerî mahkemelerin, sivil mahkemelerin baktığı olayları farklı şekilde tasnif ediyordu. Şimdi yasa değişikliği ile bugünkü geçerli nizam bu oldu. Onun gereği olarak bunlar yapılıyor. Herhangi bir zorlama değil. Bu yasa çerçevesinde bağımsız yargı, hakim karşısında devlet sırrı söz konusu değildir. Bunun kuralları bellidir. Orada inceleme yapar ve buna da herkesin saygısı var.” Devletin anayasal kuruluşları arasında eş güdüm sağlanmasına herkesin katkı yapabileceğini belirten Gül, bugün yaşananların “normalleşme” olduğunu kaydetti. “Bunlar yapılırken hatalar, yanlışlar olabilir” diyen Gül, gizli bilgilerin yayınlanması gibi yanlışlıkların düzeltilmesi gerektiğini dile getirdi. Gül, “Türkiye’nin çok güçlü bir ordusu var. Bununla gurur duyuyoruz. Bu, hepimizin dikkatle koruması gereken ve övünmesi gereken bir kurumdur” diye konuştu. Yaşanan sorunlarla ilgili genel bir çerçeve çizdiğini ifade eden Gül, problemleri görmezden gelme ve tehditleri gözardı etme anlayışı içinde olmadığını da vurguladı. Gül, Türkiye’nin doğru yönde güçlenerek ilerlediğini, çevresine ilham kaynağı olduğunu belirtti.

“PARTİ KAPATMAYA KARŞIYIM”
İlke olarak parti kapatmaya karşı olduğunu, suç işleyenlerin cezalandırılması gerektiğini belirten söyleyen Gül, “Partiler tüzel kişilik, parti kendisi yanlış yapmıyor. Partiyi yönlendiren yani otobüsü süren yapıyor yanlışı” dedi.

SÜRECİ HIZLANDIRMALIYIZ
Gül, Türkiye’nin AB ile müzakere yapan bir ülke olduğunu, bu konuda 2010 yılında daha ümitli olunabileceğini söyledi. Gül, şöyle devam etti: “Türkiye tam üye olabilir, olamaz o ayrı bir konu. Türkiye için sıkıntılı konular da olabilir adaptasyon süreci içerisinde. Sıkıntılı konuları sona koyarsınız, yapmanız gerekenleri süratli bir şekilde yaparsınız. Sonunda ne olur, onu bilemem ama bu kararlılıktan vazgeçmemek gerekir ve bunu böyle bir anlayış içinde götürürsek şüpheler de azalır.”

AZINLIKLAR SIKINTI ÇEKMESİN
Gül, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamının Müslüman olmadığını, azınlık statüsü bulunduğunu söyledi. Onların da modern bir ülkede olması gerektiği gibi temel hak ve hukuklarının garanti altına alındığını anlatan Gül, “Sayıları az da olsa gayrimüslim vatandaşlarımız bizim vatandaşlarımız. Askerlik de yapar vergi de verirler, her şeyi yaparlar. Ben o vatandaşlarımızın da ülkelerinde, herhangi bir şekilde sıkıntı çekmesini, öz yurdunda kendisini garip hissetmesini istemem tabii ki. Dolayısıyla onların sorunlarıyla da uğraşacağız” diye konuştu.

TAM ÜYELİK İÇİN KARARLIYIZ
Gül, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşme yolunda belki çok süratli değil ama kararlı bir şekilde yürüdüğünü söyledi. Hükümete “Türkiye’nin sırtını Batı’ya dönerek Doğu’ya yöneldiği” eleştirileri yapıldığı hatırlatılarak, bu konudaki değerlendirmesinin sorulması üzerine, Gül, “bunu kabul etmediğini” ifade etti. “Bu çok yanlış bir şey” diyen Gül, bu eleştirilerin iki yönlü olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bazılarında kıskançlık var. Türkiye’nin bu gelişen etkinliğinden, çevrede gördüğü itibardan, Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasından, tarihten gelen beraberliği olan ülkelerle daha büyük beraberlikler kurmasından… Bundan çeşitli kuşkuları olanlar olabilir.

İnsan haklarında AB bizden geride
Heybeliada Ruhban Okulu’nun 1974’te kapatıldığını hatırlatan Gül, Türkiye sınırlarının dışında kalan komşu ülkelerde kalan Müslüman Türk vatandaşlar da bulunduğunu ifade ederek, şöyle devam etti: “Şunu peşinen söyleyeyim, temel hak ve hürriyetlerde mütekabiliyet meselesine bakmanın çok doğru olmadığına inanırım. Ama bazen diplomaside bu bir realite. Bazen zorluklar ortaya çıkıyor. Çok yakınınızda, sizin başka bir ülkede kalan azınlığınız, ki onların da temel hak ve hürriyetleri kayıt altına alınmış olmasına rağmen, üstelik AB’ye tam üye olmalarına rağmen, eğer orada çok büyük sorunlar yaşıyorsa o zaman siz, bu yapmayı çok arzu ettiğiniz şeyi yapamaz duruma geliyorsunuz.” Yunanistan’daki Batı Trakya Türk azınlığından bahsettiğini söyleyen Gül, “Türkiye’nin demokratik standartlarda bir noksanlığı varsa, biz daha AB’ye tam üye olmayan bir ülkeyiz, ‘biraz bize vakit verin’ denebilir. Ama başka bir ülke, AB’ye tam üye olmuş, bütün kriterleri yerine getiriyor ve tam uyguluyor olarak kabul edilen bir ülkedeyse sıkıntı oluyor” dedi.

AB istismar ediyor
Gül, Türkiye’nin Kıbrıs meselesi konusunda 2004 yılında bütün iyi niyetini gösterdiğini belirtti. Gül, şöyle konuştu: “ AB bu işi biraz istismar ediyor açıkçası. Birçok üye ülke için bu konu çok önemli değilken, bu konuyu önümüze çıkartıyorlar. Bu konu bir şekilde hallolmuş olsa o zaman başka bir kaygısını gösterecek. Bizim buna fırsat vermememiz lazım. Önce kendi yapmamız gerekenleri yapacağız. Bütün fasıllar, kanunlar, bunları bitireceğiz. Ümit ederim ki, 2010 yılında Meclisin AB ile ilgili konularını ayrı bir yöntemle götürürler. Bu çok iyi olur. Ayın mesela belli haftası olabilir veya AB ile ilgili kanunlar ayrı bir usulle ele alınabilir. Özel şekilde ele alınması gerekir.”

Değişimi göremiyorlar
“Diğer bir kısım da Türkiye’de ne olup bittiğini çok fark etmiyorlar, Türkiye uzmanı gibi geçiniyorlar, yazılar yazıyorlar. Halbuki Türkiye’nin eksenine bakmak için Türkiye ne yapıyor 10 sene içerisinde, nasıl davranıyor, uluslararası kuruluşlarda nasıl davranıyor? Oyunu kullanırken nasıl kullanıyor, hangi istikamette yasalar çıkartıyor? Türkiye anayasasında değişiklik yapıyorsa ne tip değişiklikler yapıyor? İşte bunlara bakmak gerekir. Bunlara baktığınızda Türkiye AB ile bütünleşme yolunda belki çok süratli değil ama kararlı bir şekilde yürüyor.”

Bu ülkede bir millet var
“Demokratik açılım” konusunda da değerlendirmelerde bulunan Gül, çevresine istikrar yayan Türkiye’nin kendi sorunlarını kendi tecrübesiyle çözebilecek güçte olduğunu dile getirdi. Gül, sözlerine şöyle devam etti: “Geçmişte devletin yanlışları, noksanlarımız şüphesiz ki olmuştur. Bunları niye saklayacağız ki. Şimdi bütün bunlardan ders alarak yanlış yapmamak önemli. Nihayetinde şu bir gerçek, hepimiz bu ülkenin eşit vatandaşlarıyız, bu ülkenin kurucu unsuruyuz. Bu ülkede iki halk söz konusu değil. Bu ülkede bir millet var. Farklı özelliklerimiz, zenginliklerimiz, kültürümüz var. Asıl yanlış olan şey bunları reddetmek. Hepimizin sorunları derken Diyarbakır’dakinin ayrı oluyor, Kayseri’dekinin ayrı oluyor. Bütün bunları demokratik standartları yükselterek çözmenin doğru yol olduğuna inanıyorum. Hiç kimse öz yurdunda kendisini garip hissetmeyecek. Bunu her vatandaşa hissettireceğiz ki ‘Arkadaş burası senin ülken, sen de birinci sınıf vatandaşsın’…”

YASADIŞI PANKART VE AFİŞ’ ASANA 2010’DA 4 BİN TL PARA CEZASI VAR

Bakanlar Kurulu kararı 2009′un son gününde Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre; hükümet 2010 yılı için akaryakıt ürünleri, sigara ve alkollü içkilerdeki Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) tutarlarında ciddi artışa gitti. Köprü ve otoyol ücretleri artırıldı. Motorlu taşıtlar vergisi, pasaport ve harç ücretlerinde de yüzde 10’luk yükseliş yaşandı.
Zamlar yürürlüğe girdi girmesine ancak 2010′da Kabahatler Kanunu kapsamına giren para cezaları da Maliye  Bakanlığı’nın yüzde 2.2 artış istemesi üzerine yükseltildi.
Bu ne anlama geliyor: Artık meydanlara, cadde ve sokaklara veyahut parklara, yol kenarlarındaki kamuya ait duvar veya alanlara, rızası olmaksızın özel kişilere ait alanlara bez, kağıt ve benzeri afiş ve ilan asan tüzel kişiler ile toplatma yükümlülüğüne aykırı hareket edilen kişilere de 143 TL ile 4.354 TL arasında para cezası uygulanacak.
Yılbaşından itibaren dilencilik yaptığı, gürültü çıkarttığı, kaldırımları işgal ettiği, sigara içilmesi yasak olan yerlerde tütün mamullerini tükettiği iddia edilen yurttaşlar 70 TL idari para cezası ödeyecek.
Sarhoş olarak başkalarının huzurunu bozduğu, mal ve hizmet satmak için başkalarını rahatsız ettiği, kaldırımları işgal ettiği, polisin isteyince kimlik bilgilerini vermediği iddia edilen yurttaşlara da 70 TL idari para cezası uygulanacak.
Yetkili makamlardan ruhsat almaksızın kanuna göre yasak olmayan silahları park, meydan, cadde veya sokaklarda görünür bir şekilde taşıyan kişilere de yine 70 TL ceza kesilecek.
Çevre kirliliğine neden olanlara uygulanan cezaların da artırıldığı yeni yılda hayvan kesimine tahsis edilen yerler dışında kesim yaptiği, hayvan atıklarını sokağa bıraktiği, kullanılmaz hale gelen ev eşyalarını ve bunların toplanmasına ilişkin belirlenen günün dışında sokağa ya da kamuya ait yerlere bıraktığı iddia edilen yurttaşlara 70 TL cezası verilecek.
İnşaat atık ve artıklarını depolanma alanları dışına attığı tespit edilenlere 143 TL ile 4.354 TL, tüzel kişiler 143 TL ile 7.261 TL, yemek pişirme ve servis yerlerinde çevre kirliliğine neden olduğu belirlenen işletmeler ise 723 TL ile 7.261 TL arasında ceza ödeyecek.
Kullanılamaz hale gelen motorlu kara ve deniz nakil araçlarını sokağa veya kamuya ait yerlere bıraktığı belirlenenlere 360 TL, evsel atık ve artıkları, toplanmasına veya depolanmasına özgü yerler dışına attığı tespit edilenlere ise 25 TL idari para cezası uygulanacak.
Kumar oynayan kişiler ile kolluk güçlerinin emirlerine aykırı davranan kişiler 143 TL, başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde gürültüye neden olan işletmeler 1.451 ile 7.261 TL, kaldırımlara izni olmaksızın inşaat malzemesi yığan kişiler de tespit edilmesi halinde 143 ile 723 TL arasında idari para cezası ödeyecek.

Bağış, muhalefete yüklendi!

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış partisinin genişletililmiş il divan toplantısına katılmak ve bazı incelemelerde bulunmak üzere geldiği Malatya’da muhalefet partilerine yüklendi.

Bağış Malatya ziyaretinde ilk olarak Valiliği ziyaret etti.Beraberinde Malatya Milletvekilleri ile Vali Ulvi Saran’ı ziyaret eden Bakan Bağış’a kayısı hediye edildi.Bağış kayısıyı alırken ôMalatya’nınj bu enerjisiyle 2010′da AB yolunda çok büyük yol gideceğizö dedi.
Bakan Egemen Bağış daha sonra Malatya Ticaret Odasında sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle toplantı yaptı. Bakan Bağış, Avrupa Birliği sürecinin Malatyalı İsmet İnönü zamanında 1963 yılında Ankara Anlaşması ile başladığını, yine bir Malatyalı olan Turgut Özal ‘ın 1987 yılında Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin başlattığını belirterek ” Bu kapsamda 2010 yılının ilk ziyaretini Malatya’ya yapmaktan mutluyum” dedi.
Bakan Egemen Bağış, “Tabii ki AB üyesi birtakım büyük ülkeler, Türkiye gibi genç ve dinamik nüfusa sahip bir ülkenin, ekonomik potansiyele sahip bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olmasını geçiktirmek istiyeceklerdir. Ama onlar da bize havlu attıramayacaklar” dedi.
Devlet Bakanı ve Başmüzekereci Egemen Bağış, Türkiye’de vatandaşların AB üyeliğini isterken çok endişe duyduklarını, bunun da sebebinin AB üyesi bazı ülke liderlerinin vizyonsuzluğundan kaynaklandığını belirterek, “Bugün Türkiye’de halkımıza ‘Ülkemizin AB üyesi olmasını ister misiniz?’ ya da ‘Bugün referandum olsa, AB üyeliği yönünde oy vermek ister misiniz?’ diye sorduğumuz zaman, yüzde 59,6′lık bir kesim Türkiye’nin AB üyeliğine evet diyeceğini söylüyor. Yaklaşık yüzde 30′u ise hayır diyeceğini söylüyor. Neredeyse yarı yarıya. Geri kalan vatandaşlarımız ise bu konuda kararsız. Ama soruyu farklı yönlerden sorduğumuz zaman çok farklı neticeler alıyoruz. Örneğin, ‘AB’nin Türkiye’yi üye olarak kabul edeceğine inanıyor musunuz?’ sorusuna yüzde 40′ı evet diyor. Yani yüzde 60 AB’yi isterken, yüzde 40′ı evet diyor. Bir güvensizlik var. Neden o güvensizlik? İşte birtakım vizyonsuz liderlerin, AB üyesi bazı ülkelerin vizyonsuz liderlerinin Türkiye’yi itham edici, Türkiye’nin hoşuna gitmeyecek bazı söylemleri, bizim vatandaşların üzerinde bir negatif etki oluşturuyor. Ama kendi halkımıza ‘AB sürecinin Türkiye’de demokrasiyi güçlendireceğine inanıyor musunuz?’ diye sorduğumuzda yüzde 70 evet diyor. ‘Türk ekonomisine katkı sunacağına inanıyor musunuz?’ sorusuna yüzde 68 evet diyor. ‘AB, insan haklarının daha evrensel standartlara gelmesini sağlar mı?’ diye sorduğumuzda yüzde 70′e yakını evet diyor. Çok enterasan bir rakamı daha sizlerle paylaşayım: Hani bizim vatandaşa soruyoruz, yüzde 60′ı AB üyesi olmasını istiyor ama yüzde 40′ı AB üyesi olacağımıza inanıyor dedim ya. AB üyesi ülkelerde ise tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız. AB üyesi ülkelerde ‘Türkiye’nin üye olmasını istiyor musunuz?’ dediğiniz zaman AB’de ortalama yüzde 40 evet diyor. ‘Peki Türkiye’nin AB üyesi olacağına inanıyor musunuz?’ sorusuna da yüzde 60′ı evet diyor. Bizim vatandaşımız isterken, endişe duyuyor. Onlar ise istemedikleri halde Türkiye’nin üye olacağını biliyorlar. Çünkü Türkiye’nin potansiyelini onlar daha iyi görüyorlar. Bizim yapmaya çalıştığımız da o makası kapatmak. Türkiye’nin gücünün biz farkına varırsak, başkaları da bizim gücümüzün farkına varır diye düşünüyorum. 2010 yılında da önemli başarıları hep birlikte yaşayacağız.
Avrupa birliğine özveride bulunmadık. AB sürecinde çevre ile ilgili açtığımız fasılalarda bizim çocuklarımızın daha temiz bir çevrede yaşayabilmelerinin adımlarını attık. Gıda güvenliği faslını açacağız. Biz kendi gıda güvenliğimizi sağlarken AB’ye her hangi bir teveccühde mi bulunuyoruz. Bizim kendi içtiğimiz yediğimiz gıdaların daha güvenli olması için adımlar atıyoruz. Bunun için kanunlar yönetmelikler çıkaracağız. Bu konuda tarım bakanlığının yeniden yapılanmasını sağlayacağız. Bir kere üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde Deniz Ürünleri Genel Müdürlüğü kuracağız. Bunun AB’ye değil kendi ülkemize faydası olacak.á
AB sürecinin bazen Avrupalıların her dediğini yapılıyorlar gibi anlatmaya çalışan maalesef muhalefet liderlerimiz var. İşin aslı böyle değil. Evet. Türkiye Ab için önemli bir ülkedir, Ab için de Türkiye büyük bir ülkedir. Yani bir düşünelim 50 yıl evvel darbelerden sonra bu ülkede başbakanlar idam ediliyordu, 30 yıl evvel Kafka’nın Dostyoveski’nin kitapları toplatılıp yakılıyordu, 10 yıl evvel bu ülkede belediye başkanı ders kitaplarındaki bir şiiri okuduğu için hapsedilmişti. Bundan 7-8 sene evvel insanlar Kürdüm demeye korkuyordu ama şimdi devletin televizyonunda 24 saat anlayabildiği dilde kaliteli eğlence izliyor ve doğru bilgi alıyor. Bunlar Türkiye’den bir şey alıp götürmedi bunlar Türkiye’yi güçlendirdi. Bazen bana diyorlar ki, Hırvatistan, Türkiye ile aynı anda müzakerelere başladı ama onlar neden bizden daha fazla fasıla açtı? Peki onlar bizden daha fazla fasıla açtı da bizden daha fazla ilerleyen ülkelerde bir başbakan yardımcısına suikast iddiaları magazinleştirilebiliyor mu? O ülkelerde ‘Demokrasi lazım’ ama cümleleri kurulabiliyor mu? Demokrasinin, insan haklarının fakatlı, ‘ama’lı açıldığı ülkelerde fasılaların açılması mucizedir. Bizim fasıllardan evvel zihinleri açmamız gerekiyor.
Şu anda Türkiye’de yüce kavramını devletten alıp bireye, insana vermeye çalışıyoruz. Çünkü bugünkü Anayasa’da yüce olan devlettir. Açıp bakarsanız, yüce devletten bahsedildiğini görürsünüz. Yüce olan bireydir, insandır. İnsanlarımızın demokrasisini genişletebilirsek, insanın özgürlüklerini arttırırsak, insanlarımızın ekonomik potansiyellerini daha da arttırırsak o zaman devletimiz zaten yücelir zaten yükselir. Gerçek demokrasiyi benimsemiş bütün insanların zengin oldukları bir tesadüf müdür?
İnsanımızın ‘benim Anayasam’ diyerek benimsediği bir Anayasamız olmalı. Ben muhalefet partilerine ‘Her parti birer tane Anayasa taslağı hazırlasın’ dedim. Herkes kendi Anayasa taslağını hazırlasın ki, kimin ne kadar demokrasi istediği, kimin ne kadar laik olduğu ortaya çıksın. Ama iki hafta geçti bana bugüne kadar cevap veren olmadı. Bana cevap vermeyenler bir gün tarihe cevap vereceklerdir.” şeklinde konuştu.
Bağış toplantının son bölümlerinde muhalefet partilerine yüklenerek, ôBana şimdi burada siyaset yapıyorsun diyeceksiniz ama,Ana Muhalefet partisinin genel sekreteri peygamberimize hakaret ediyor,Genel Başkan yardımcısı alevi kardeşlerimize hakaret ediyor.Genel Başkanları hem kürt kardeşlerimize hem ermeni kardeşlerimize hakaret ediyor,bunların hepsi meclis tutanaklarında var.peki bu ülkede insanları soyutlayarak ,insanlarımızı ötekileştirerek nereye varabiliriz.Bizim mutlaka birbirimize empati duymamız lazımö dedi.
Sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle yapılan toplantıya Malatya Valisi Ulvi Saran, AKP Malatya Milletvekilleri Mücahit Fındıklı, Ömer Faruk Öz, Öznur Çalık, İhsan Koca, Fuat Ölmeztoprak ve Mehmet Şahin, Belediye Başkanı Ahmet Çakır, Bakan Bağış’ın eşi Beyhan Bağış da katıldı.
Bakan Bağış daha sonra Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Vakfı tarafından organize edilen Aşure Gününe katıldı. Bakan Egemen Bağış ile eşi Beyhan Bağış girişte protokol üyelerine aşure dağıttı.
Çok sayıda alevi vatandaşının katıldığı aşure gününde söz alan Bakan Bağış, “Çok şükür daha demokratik ve daha müreffeh daha laik ve daha iyi hukuk devleti olan bir ülkede yaşıyoruz. Birbirimizi daha iyi anlayan günleri yaşıyoruz. Çok şükür, Muharrem Ayı’nda Alevi kardeşlerimizin kederini paylaşabilen, onlarla aynı ekmeği paylaşan bir başbakanımız var. Çok şükür, din dersi kitaplarına Alevilikle ilgili konuları konuşan ve çekinmeyen bir hükümetimiz var.” Dedi.
Demokratik açılım adı altında milli birlik, beraberlik ve kardeşlik konusunda da önemli adımlar attıklarını söyleyen Bakan Bağış, ô Din dersi kitaplarında Alevilikle ilgili bilgileri koymaktan çekinmeyen bir hükümetiniz var,çok şükür bugün alevi kardeşlerimizin sorunlarını çözmekle görevlendirilmiş ve bir çok çalıştay düzenlemiş bir Bakanımız varö dedi.
Devlet Bakan’ı Egemen Bağış partisinin genişletilmiş il divan toplantısına katıldıktan sonra Belediye’de bir basın toplantısı düzenleyerek Malatya’dan akşam ayrılması bekleniyor.

DÜN VEKİLDİM BUGÜN SANIK

DÜN VEKİLDİM BUGÜN SANIK

Tuğluk’un “suçu ve suçluyu övdüğü” iddiasıyla Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına devam edildi. Duruşmaya Tuğluk ile avukatı katıldı.
Tuğluk, savunmasında, üzerine atılı üç kez “suçu ve suçluyu övdüğü” iddiasını kabul etmediğini ifade etti. Suç tarihlerinde kapatılan DTP’nin “eşbaşkanı” olduğunu belirten Tuğluk, parti görüşleri doğrultusunda toplantılara katıldığını, konuşmalar yaptığını anlattı. Vicdanen rahat olduğunu dile getiren Tuğluk, iddianame de belirtilen üç konuşmadaki sözlerin de kendisine ait olduğunu ve tekrar ettiğini söyledi. Tuğluk, şöyle konuştu: “Bütün amacım bir siyasetçi olarak ülkede akan kanın durması için çalışmaktır. Hiç kimsenin ölmeyeceği barışçıl ve demokrat bir ülke için çalışmalar, analizler, tespitler yaptım. Sorunlar konuşulmadıkça çözülemez.

Konuşmalarım herkesçe kabul görmeye bilir. Bu konuşmalar benim ve partimin politikası gereği yapılan konuşmalardır. Sorunun barışçıl yollardan çözülmesi için bazı gerçeklerin ifade edilmesinden ibarettir. Çözüme giden yolda sunulan bazı öneri ve tespitlerdir. Abdullah Öcalan ve PKK bir realite olup, bunlar Kürt meselesinin çözümünün dışında bırakılamaz.”
Aysel Tuğluk, “Kürt sorunu konusunda aydınların, sivil toplum örgütlerinin hatta hükümet tarafından dahi benzer konuşmalar yapıldığını kendileri konuşunca ise suç işlediklerinin iddia edildiğini” ifade etti. Tuğluk, şöyle devam etti: “Ne PKK’nın ne de Abdullah Öcalan’ın benim propagandama ihtiyaçları olduğu gibi kendilerinin kamuoyuna yansıyan değişik propaganda araçları vardır.

Siyasetçi olarak Türk ve Kürt haklarına duyduğum sorumluluk çerçevesinde siyaset yaptım. Türk ve Kürt halkının kardeşliğine inanıyorum. Bunun mücadelesini de devam ettireceğim. Suçsuzum, dün milletvekiliydim bugün burada sanık olarak yargılanıyorum. Türkiye demokrasisi bu uygulamayla kazanmamıştır, kaybetmiştir

Türk ve Tuğluk ne ifade verdi?

Kapatılan DTP’nin eski genel başkanı Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk milletvekilliklerinin düşmesi üzerine Adliye’ye giderek ifade verdi. Ankara adliyesine saat 10.15 sıralarında gelen Türk ve Tuğluk’un ifadelerinin alınması işlemi yaklaşık 1 saat 45 dakika sürdü.

Türk, İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin talimatı doğrultusunda verdiği ifadede, üzerine atılı suçlamayı kabul etmediğini belirterek, kesinlikle “propaganda yapmak” suçunu işlemediğini söyledi. Ahmet Türk, 40 yıla yakın süredir siyaset ile uğraştığını ve 5 dönem milletvekilliği yaptığını, 2005 yılından bu yana da siyasal bir partiden genel başkanlık yaptığını kaydetti.Bir siyasetçi olarak ülke sorunları ile ilgili çalışmalar ve konuşmalar yapması kadar doğal bir olamayacağını belirten Türk, “Ülkede uzun süredir olan şiddet ve çatışma ortamından çıkılması, bu ortamdan ülkenin kurtulması için başka yerlerde konuşmalarım olduğu gibi iddiaya konu konuşmada da tahlil ve tespitler yaptım. Kaldı ki bir konuşmayı tek olarak ele almak doğru değil, bu konuşmayı diğer yaptığım çalışmalar ve konuşmalarla bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Bütün amacım barışçıl bir süreç için çaba göstermektir. Tüm Türkiye’nin tartıştığı bir konu ile ilgili ben de siyasetçi olarak görüşlerimi bildirdim” dedi.

Kesinlikle propaganda amacı taşımadığını ileri süren Türk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Sadece düşüncelerimi açıkladım. Ülkede silahların susması için Hükümet de aydınlarla değişik sivil toplum örgütleri ile görüşmeler yapıyor. Bin bir siyasetçi olarak yaşanan bu süreçle ilgili suskun kalamam. Sustuğumda demokrasi olmadığından bahsedilir. Konuşunca propaganda yaptığım iddia ediliyor. Ayrıca ’sayın’ kelimesi kullandığımdan ötürü suç işlediğim söyleniyor. Bu doğru değildir. Uzun süredir siyaset ile uğraşıyorum. Genel olarak nazik bir üslup kullanırım. Kaldı ki ’sayın’ kelimesi tek başına suç olarak değerlendirilemez. Bu ülke hepimizin, susarsak haksızlık edeceğim düşüncesindeyim.

Bütün amacım demokratik ve çağdaş bir ülke için çabalamaktan ibarettir. Silahların susması için çalışmak suç değil, memnuniyetle karşılanması gereken bir durumdur.Kesinlikle suçsuzum. Beraatımı talep ediyorum.

AKP'yi Bitirecek Birleşme!

Emekli Tümgeneral katıldığı bir televizyon programında AKP’nin nasıl bitirileceğini açıkladı.
Emekli Tümgeneral Osman Özbek katıldığı programda, Abdüllatif Şener ve Saadettin Tantan’ın, Demokrat Parti çatısında toplanıp, AK Parti’ye giden oyları geri alacağını iddia etti.

AYDIN MENDERES NE SÖYLEDİĞİNİN FARKINDA DEĞİL
Hilal TV’de katıldığı bir programda gündeme ilişkin soruları da yanıtlayan Özbek, Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Aydın Menderes’i ziyaret etmesini de Erdoğan’ın bitişi olarak yorumladı. Özbek: ”Bir başbakan eğer Aydın Menderes’i ziyaret ediyorsa demek ki işi bitmiştir onun. Çünkü Aydın Menderes ne söylediğinin farkında değil. Rahatsız” dedi.

ŞENER’DE DP’YE KATILACAK
Demokrat Parti’nin Anavatan Partisi ile birleşmesinde etkin rol oynayan Demirel’in faydalı bir işe imza attığını ifade eden Emekli Paşa, Abdüllatif Şener ile eski İçişleri Bakanı olan Yurt Partisi Genel Başkanı Saadettin Tantan’ın da Demokrat Parti hareketine katılarak bu partinin AKP’ye kaptırdığı oyları geri alacağını iddia ediyor.

Arınç’ı Kim Ne Yapsın?

Başımıza bir de Arınç’a suikast hikayesi çıktı. Bu senaryoyu kim yazdı? Zahide Uçar yazıyor…
Bu ülkede dünya gizli örgütlerinin oyununu açık eden, emperyalist devletlerin
değirmenine taş koyan Türk Aydınları katledilir. O nedenle de hiçbir zaman katiller
yakalanamaz(!).. Arınç bu sınıfa girmediğine göre, kim niye suikast yapsın?

Bülent Arınç Kim?
Fetullah Hoca’ya meftun bir zat. Baldızı Fetullah Hoca’ya mürit topluyor. Fetullah
Hoca kim? FBI’yın koruduğu, CİA’nın referans olduğu, müritlerinin Türk Ordusuna ve
vatanseverlere tuzak kurduğu bir zat. Türk Okullarını ABD’ye TURUVA atı olarak
kullandıran Fetullah… Bu adama biat eden bir zatı küresel güçler yok etmeyeceğine
göre, Arınç’a bir şey olmaz.

AKP ABD’nin bir paravan şirketi, Türkiye’de ki taşeronu durumuna düşmüşken, Bülent
Arınç’ı kim ne yapsın?

Vatanseverler, muhalifler mi? Beni güldürmeyin… Arınç konuştukça hem kendini, hem
partisini batırıyor. Ya da bataklıktaki yerlerini daha da derinleştiriyor. Böyle bir
adama kim ne yapsın? O zaten kendine yapacağını yapıyor.

Türk askeri böyle salakça, elinde adres, suikast yapacak öyle mi? Müsamere mi
oynuyorlarmış(!)?

Fetullah’ın müritlerine şaşırıyorsunuz değil mi? Nasıl bu kadar şuursuzlar, kendi
devletine karşı nasıl böyle işbirlikçi olabiliyorlar? Bunları anlamıyorsunuz değil
mi?

Fetullah Nur Cemaatinin bir koludur. Tarikat değil, cemaattir ama eğitim yukarıdan
aşağıya tarikat anlayışı ile yapılır.

Tarikatlarda müridin yol alabilmesi için mutlak itaat etmesi gerekliliği üzerine
eğitim verilir. Efendi sorgulanmaz. Aklınıza, hatta dine aykırı bir emir verilse
bile; “efendim beni imtihan ediyor, o yanlış bir şey yapmaz” diyerek emre itaat
edilir. Şeyhin emri Peygamber kelamı gibi kabul edilir. Bu “emre mutlak itaat
kuralı” yabancı istihbaratlar için bulunmaz bir kaynaktır. Bir sahte şeyh satın al,
bütün müritleri yeme koşan tavuklar gibi peşinden gelsin(!).. Bu zaafı Türk Halkına
karşı en iyi kullanan devlet İngiltere’dir! İngiltere Osmanlı Devleti içine 500’den
fazla ajanını Şeyh, Şıh, Dede kılığında yerleştirerek çöküşü hızlandırdı.

Arınç’a suikast diye başlayıp, şeyh-mürit ilişkisine niye geldim? Asıl can alıcı
konu bu. Şöyle ki:
Fetullah’ın müritleri yıllardır ülkenin bütün kurumlarına yerleşti mi? Yerleşti.
Ordu’nun içinde olduklarını da biliyoruz. “Sahi, şu Kayseri’de orduya tuzak kuran
ordu mensuplarına ne oldu? O soruşturmanın akıbeti ne oldu(!)? “ Bu müritlere
talimat olarak ne verilirse verilsin, “aldıkları öğreti gereği” yerine
getireceklerine göre, AKP karşıtı görünerek; suikast, darbe hazırlayıcısı rolünde
kendilerini feda etmezler mi? Ederler! Çünkü gelen emri Peygamber, hatta Allah’ın
isteği olarak kabul ederler. Böyle bir emri yerine getirdiklerinde, Allah’ın
rızasını kazanacağına inanırlar. Buna inanan insanlara her şeyi yaptırabilirsiniz.
İşte anlamadığınız bu!!.

Sahi, şu “kopya çekmek için hazırladığı kağıdı yutar gibi” adres olan kağıdı kim
yutmuştu? AKP ve Beşiktaş Sakinlerinin değirmenine kim su taşımak istiyor? Vah vah,
susuz mu kalmışlar(!)? Göstere göstere, müsamere çocukları gibi(!)..

Demem o ki, bu salakça oynanan müsamere oyunlarından artık sıkıldık. Bunları nereden
buluyorsunuz? Hani, Beyoğlu’nda bir figüran kahvesi vardır. Film ve dizi çekileceği
zaman asıl oğlan ve asıl kızların yanına üstü başı düzgün olanlardan figüran
kiralanır. Ne o, artık Feto’nun figüran kahvesinden asker elbisesi olanlar mı
kiralanıyor?

Bu konuyu “etkili ve yetkili kişilerin” incelemesini arz ediyorum efendim(!)..

Arınç ne zaman esas oğlan oldu da, figüran kahvesine ihtiyaç duyuldu?

“Suikast”mış, hadi canım sen de…

'Matemi sadakatle paylaşıyorum'

BAŞBAKAN Erdoğan, “10 Muharrem”in yıl dönümü vesilesiyle bir mesaj yayımladı. Erdoğan, mesajında şöyle dedi: “Hazreti Peygamber’in sevgili torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki masum canların Kerbela’da yaşadığı dram elbette birimizin, bazımızın değil millet olarak hepimizin ortak acısı, ortak hüznü ve ortak kederidir. Tiranlık, zorbalık ve ihanete karşı soyluluğun, adaletin ve fedakarlığın yükselen sancağı olan Kerbela’da yaşananlardan bugüne uzanan mesaj, emanete riayet, vefa, iz’an ve adalet duygusundan asla ayrılmamamız gerektiğidir. Milletimizin Ehl-i Beyt aşkı ve Evlad-ı Kerbela’nın acılarla yoğrulmuş bilgeliği, toplumsal birlik ve beraberliğimizin, dirlik ve düzenimizin tarihi bir teminatıdır. Her daim ’acıyı bal eyleyenlerin’matemini tüm toplum adına yüksek bir sadakatle paylaşıyorum.”

Baykal: Bizi bölmek isteyen tertiplere düşmeyeceğiz

CAFERİ İnancını Tanıtma Derneği (Caferi-Der) tarafından Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu İmam Hüseyin ile 72 arkadaşının Kerbela Çölü’nde şehit edilişinin 1370. yıl dönümü dolayısıyla İstanbul Halkalı’daki Aşure Meydanı’nda “Evrensel Aşure Matem Merasimi” düzenlendi. Törene CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katıldı. Baykal, şöyle konuştu:

- Siz bu acıdan düşmanlık çıkarmamayı, husumet çıkarmamayı, bir düşmanlık ve husumet çıkarılması mutlaka gerekiyorsa onu insanlara ve toplumlara yönelik olarak değil, zihniyetlere yönelik olarak çıkarmayı başarmış olan insanlarsınız. Yanlış diye kimseyi suçlamıyorsunuz, hiçbir toplumu suçlamıyorsunuz. Bu anlayışınızla herkese en büyük birlik, beraberlik, kardeşlik dersini veriyorsunuz. Bu kadar acıyı yaşamış olan insanların, bu kadar çok zulme maruz kalmış olan insanların bugün herkesi ehlibeyit sevgisinde ayırmadan, dışlamadan, karşı çıkmadan bir ortak sevgi temelinde kucaklamaya yönelmiş olması gerçekten örnek alınması gereken muhteşem asil, soylu bir davranıştır.

- İnşallah bu yaşanmış acı olaylardan hepimiz gereken sonuçları çıkarırız, birbirimizin önemini, değerini çok iyi anlarız. İnşallah bu toprakların üzerinde hiçbir ayrım yapmadan, kimseyi inancından, mezhebinden, dininden, anlayışından, ırkından, ırkının kökünden, etnik kimliğinden ve cinsiyetinden dolayı ayırmadan, bölmeden, parçalamadan bir birlik ve bütünlük içinde herkesin kendi kimliğini yaşamasına derin bir saygı ve sevgi gösterirken, her birimizin birbirimize karşı değil bir arada olmamızın önem taşıdığını bilerek, bu topraklarda kardeşçe yaşamaya devam ederiz. Bizi ayırmak, bölmek isteyen tuzaklara, tertiplere inanıyorum düşmeyeceğiz. Türkiyemizi hep beraber sahipleneceğiz. Herkes kendi inancıyla genel bir birlik ve bütünlük içinde bu topraklarda barış ve kardeşlik içinde yaşamayı başaracaktır. Bu beraberliğimizin temelinde de sizlerin harcınızın en büyük rol oynadığını yürekten biliyorum.

Baykal’a Dersim tepkisi

Baykal, Halkalı’daki Aşura Matemi’nin ardından Göztepe’deki Şahkulu Sultan Dergahı’na gitti. Baykal, Hüseyin Taş isimli kişi tarafından protesto edildi. Taş, ”Sayın Baykal, Dersim katliamını onayladınız. O insanları yok saydınız. Yaşananları yok saydınız” diye bağırdı. Araya giren vatandaşlar tarafından protestocu alandan uzaklaştırıldı.

Muharrem’in 10. günü neden önemli?

KERBELA Savaşı veya Kerbela Olayı, 10 Ekim 680 (10 Muharrem 61) tarihinde bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbela şehrinde, Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin bin Ali’ye bağlı küçük bir birlik ile Emevi Halifesi I. Yezid’e bağlı ordu arasında cereyan etti. Bu savaş Şii ve Alevi inanışının belkemiğini oluşturan en önemli olaylardan biri. Peygamberin kızı Fatima’nın peygamberin kuzeni Ali’den olma oğlu olan Hüseyin’in ölümü, Şiilerce her sene Aşure Günü’nde yad ediliyor.

“SAVAŞ”I GERÇEKLEŞTİRMEK İSTİYORLAR

“SAVAŞ”I GERÇEKLEŞTİRMEK İSTİYORLAR

Tokat’taki hain saldırı gibi bu olaylara da “provokasyon” deyip geçmek hem abesle iştigal hem de zaman kaybı olacaktır. Haydi bir ikisine bu hava verildi diyelim, terörist yandaşlarının bu yakıp yıkma ve polise, işyerlerine, araçlara saldırma, Türk bayraklarını indirme olaylarına halkın cevap vermesi tek bir yerde olmuyor ki İstanbul’dan Şanlıurfa’ya, Muş’a kadar birçok yerde artık silahı, döner bıçağını kapanlar saldırganlara karşılık veriyor. İşte Muş; sonunda bir dükkandan açılan ateşle 2 kişi öldü, 8 kişi yaralandı. İktidar partisi muhalefete girişeceğine, yaptığı hataları ortaya koyup topluca çözüm aramak için ne bekliyor?

DTP ve onu destekleyenler Türkiye’de Türkler ve Kürtler arasında bir savaş varmış havasını baştan beri yaymaya çalışıyorlar. Mesele, aynen Ermeni soykırım iddiasında olduğu gibi tekrarlaya tekrarlaya dünyanın buna inandırılmasıdır. 25 yıldır şehit acılarıyla yanan bu millet Türk-Kürt diye birbirine düşürülemedi, şimdi PKK’nın alçak planlarıyla düşman hale getiriliyor, ortada bir savaş olduğu empoz

Ergenekon ve “iç savaş” tehdidi!

Öyle “pes” dedirtecek olaylar birbirini takip ediyor ki millet “haber manyağı”na çevrildi. Bugüne kadar toplumca dedektiflik yaparak iz sürüp olayları anlamaya çalışıyorduk artık o da yetmiyor. Sanki “açılım”daki tıkanmadan ve ortaya çıkan garip tablodan sonra Ergenekon konusu da iyice çığırından çıktı.

Biliyorsunuz “açılım”da geldiğimiz noktada; kapatılan DTP’nin katıldığı (yeni) BDP’nin açılışını, bu partilerde açılış yapacak siyasetçi yokmuş gibi Türkiye’ye dönen PKK’lılardan biri yaptı. “Öcalan’ın isteğiyle Meclis’te kaldık” sözünden sonra Anayasa Mahkemesi kararına ikinci meydan okuma idi bu ve aynı zamanda “BDP ile PKK birlikte çalışacak, yani kabul etseniz de etmeseniz de muhatap ‘Öcalan ve PKK’ olacak. Biz sadece siyasi etiket olarak ortada duracağız” kararının açık ifadesiydi.

Hükümet hâlâ “Bizim açılım projemizle terör bitecek, ne olursa olsun açılım sürecek” derken PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Duran Kalkan; muhalefet partilerinin şehirlerdeki terör eylemleri için “ayaklanma provası” tanımını doğrular şekilde “Kürt sorununun çözülmesi uzatılırsa Türkiye’nin gideceği yer daha yaygın ve derin bir iç savaştır. Sokak çatışmalarını Öcalan durdurdu. Ama Türkiye demokratikleşmedikçe, hükümet günlük politikalarla oyalamayı sürdürdükçe iş savaş durumu ortadan kalkmaz” açıklaması yaptı.

Yani… Eski DTP’liler “Öcalan ve PKK”ya bağlı. PKK “İç savaş çıkmasını Öcalan önledi ama istediklerimiz yapılmazsa her an çıkarırız” diyor. Bu isteklerin ve “Kürt sorunu” dedikleri şeyin ne olduğu da artık aşağı yukarı biliniyor ve Hükümet’in açılımıyla hiçbir ilgisi olmadığı da tehditlerden anlaşılıyor. Kısacası ortada son derece tehlikeli sonuçlar getireceği görülen bir “açılım bunalımı” mevcut.

Çok garip tesadüfler

Ve aynı sırada Ergenekon olayı yeniden alevleniyor, devletin kurumları arasındaki gerginlik; hükümeti, orduyu, yargıyı, MİT’i, Emniyet’i, TİB’i içine alacak şekilde açıkça “yetki çatışması”na dönüşüyor. Erzincan’da 3 MİT mensubu her nedense (!) Erzurum’a götürülerek tutuklanıyor, Yarbay Ali Tatar “tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra bir kez daha tutuklama kararı çıkınca” bunalıma girerek intihar ediyor. Arkasından Ezine

Jandarma Komutanı intihar ediyor.

Tam bu akıl almaz olaylar olurken Ankara’da, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin bulunduğu Çukurambar’da bir araç içinde görülen ve suikast iddiasıyla gözaltına alınan iki subay haberi ortaya çıktı.

Cumhuriyet Savcılığı olaya el koymuş, olay soruşturma safhasında, iki TSK personelinin kendileri ve araçları aranmış, tutanak tutulmuş ve subaylar soruşturma sonunda serbest bırakılmış. Belki sonra tekrar sorgulanacak ama demek ki şu an için kendilerinde ve araçta suç unsuruna rastlanmamış.

TSK’nın yaptığı açıklamaya göre ise “İki subayın, bölgede oturan ve TSK ile ilgili bilgi sızdıran bir askerî personel hakkında inceleme yapmak, bilgi toplamak üzere görevli olduğu” bildiriliyor. Yani Adalet Bakanlığı canının istediği kişi ve kurumları yasadışı şekilde açıkça dinletip izletirken, TSK kendi bünyesi içinde bir tahkikat yapıyor. Kısacası olay henüz araştırma, soruşturma safhasında ama ortada yine bilgi kirliliğinden, “yargıdan önce hüküm verme”lerden geçilmiyor.

“Yargıya saygı”nın böylesi!!!

Başbakan Erdoğan, subayların evinde kendisinin ve Cumhurbaşkanı Gül’ün ev adreslerinin de bulunduğu şeklinde iddialar olduğu sorusuna, sanki suikast iddiasının gerçek olduğu kanıtlanmış ve açıklanmış gibi “Bu süreç vahim ve düşündürücü” demiş.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ise her olayda kendisinin ve hükümet yetkililerinin yaptığı gibi en başta yargı yerine kararı vermiş: “Askerî personelin üstünde Sayın Arınç’ın adresinin bulunduğu kağıdın işi ne? Ayrıca basında çıkan haberlere göre Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın evinin krokileri çıkıyor. Bu durum yeterince kuşkuludur. Süreç yargıdadır ve herkes yargı kararına saygı duymalıdır.”

Düşünün; yargı “gizli soruşturmasını” bitirip Arınç’ın adresinin bulunduğunu açıklamamış. Diğer adreslerin bulunduğunu da açıklamamış. Hatta Başsavcılık kaynaklarından “böyle bir kağıt bulsak serbest bırakır mıydık? Suçlu bulsaydık ikisini de tutuklardık” şeklinde bir açıklama da yapılmış. Ama sanki hepsi kesinleşmiş gibi halkta yine bulanık duygular, şüpheler yaratmak üzere 4 koldan çalışma yürütülüyor. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı, aynen Tokat saldırısında yaptıkları gibi ilk anda ve üstelik “basında çıkan haberlere dayanarak” “durumun yeterince kuşkulu” olduğunu söylüyor (basın dediği de yandaş basın) ama hemen arkasından “yargıya saygı”dan söz ediyor. Alay eder gibi.

Ayrıca ortada bir gariplik daha var; adı geçen kişiler en üst düzeyde korunan, koruma ordularıyla gezen ve yaşayan siyasetçiler. İki subay (her ne kadar araçtan silah vb. çıkmamışsa da) böyle bir koruma varken nasıl suikast düzenleyecekler? Üstelik tam bütün gözlerin TSK üzerine dikildiği, her gün yeni bir “ihbar mektubu veya darbe belgesi iddiası” ile ordu komutanlarının bile sorgulamaya alındığı, henüz kanıtlanmış hiçbir suçlama olmadığı halde orduya bin çeşit suçlamanın siyasiler ve belli gazeteleri tarafından yapıldığı bir dönemde böyle bir aptallık olabilir mi?

Bırakın istihbarat subaylarını, en basit mantık bile bunu yapar mı?

CHP’nin hukukçu Konya Milletvekili Atilla Kart dün; “TSK’nın kendi bünyesindeki bilgi sızdırmaları tahkikat için yaptığı çalışmayı iktidarın kurduğu özel karargah görüyor ve engellemeye çalışıyor. Bunu da inandırıcı bir neden bularak ve kaotik ortam yaratarak yapıyor. Olay açığa çıkmadan ‘suikast ihtimali’nden söz edilmesini anlamak mümkün değildir” dedi.

Memlekette yine iç savaş tehdidinden subay intiharlarına ve suikast iddialarınakadar toz dumana karışmış vaziyette. Bakalım Türkiye’yi nereye sürükleyecekler?